ORTAK•NOKTA

HEPİMİZ BU ÜLKENİN İNSANIYIZ

6 Ekim 2026 Salı

Gündemin Öne Çıkan Gelişmeleri

Haber Görseli
TARİH

Bugün 6 Ekim,
İstanbul'un Kurtuluşunu Kutluyoruz

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda yurdumuzu işgal eden düşmanlara karşı bir Kurtuluş Savaşı verdiğimizi sanırım bilmeyen yoktur. İlkokuldan itibaren Tarih kitaplarında bu konunun işlendiği malum. Her ne kadar konu her yönüyle doğru anlatılmasa da varlığı kesin.
Doğru dürüst anlatılan yönüyle Kurtuluş Savaşı’nda yurdumuzu dört bir taraftan işgale kalkışan düşmanların kim olduğunu biliyoruz. Başta İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Yunanlılar, Ermeniler, Ruslar…

Savaşın galibi olarak ortaya çıkan bütün devletler, savaşı sanki biz çıkarmışız veya bizim yüzümüzden çıkmış gibi, dört yıl süren savaş sonunda karşılarındaki ülkelerin topraklarını değil de gelip Osmanlı’nın topraklarını işgal ediyorlar… Bir başka gerçek ise bu büyük savaş sonucunda onlarca devlet ortaya çıkarken yeryüzünden silinen tek ülke Osmanlı devleti…
Hiç dikkat ettiniz mi, hiç aklınıza taktınız mı, hiç sorgulamayı düşündünüz mü, bu nasıl bir mantık, bu nasıl bir anlayıştır? Şimdi bu ülkelere bizim dost gözüyle bakmamız, ya da bu ülkelere sempati besleyenleri bizden bir olarak görmemiz mümkün mü?

Daha da acı olan şu ki, yoksulluğun dibe vurduğu, düzenli bir ordunun, dinamik bir askerin, yeterli bir cephanenin, hatta güçlü bir sivil insan gücünün bile kalmadığı ülkemizde, top yekûn bir seferlik uygulanarak, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, erkek-kadın, eline geçirdiği kazma-kürekle aç susuz vatan toprağını düşmandan kurtarmak için varını yoğunu ortaya koyarken, inançlı insanların gayretiyle hiç umulmadık bir şekilde, zaferle sonuçlanan istiklal mücadelemizin, lâyık olduğu şekliyle yeni nesle anlatıl(a)maması…

Sanki biz 1. Dünya Savaşı’na İttihat Terakki yönetiminin değil de Osmanlı padişahının iradesiyle girmişiz gibi, Sanki Çanakkale’ye yığılan yedi düvelin karşısına “Geçilmez” damgasını vurmak için 250 bin şehit vermemişiz gibi, yurdumuzun her köşesine, -sırtlanların canlı canlı ceylan yavrusunu vahçice parçaladıkları şekilde düşmanlar tarafından saldırılmamış gibi, sanki Vatanı kurtarmak için başlatılan seferberlikte küllerimizden doğma mucizesi göstermemişiz gibi, bütün gerçekler hafifleterek, unutturarak körpe beyinlere Kurtuluş Savaşımız, sadece “Mustafa Kemal’in vatanı padişahtan kurtardığı” şeklinde aktarılıyorsa, bunun sebebi ve neticesi konusununu azıcık düşünmemiz ve irdelememiz gerekmiyor mu?

Farkındaysanız son yıllarda şehirlerin Kurtuluş günleri, günün şarkılarının söylendiği, oyun havalarıyla gençlerin hiçbir tarihi bilgi öğrenmeden çalıp söylediği oynadığı konserlere, eğlence eylemlerine dönüştü. Benim çocukluğumda her şehirde Kurtuluş günü birebir canlandırılarak gerçeğine yakın bir tarzda yeni nesillere aktarılmaya çalışılır, düşmanımızın bize neler yaptığı temsili olarak sahnelenir ve düşmanlarımız hatırlatılırdı. Şimdi ise Tarihine, geçmişine, atalarına sırtını dönmüş, onların geleneğini, göreneğini, inancını, ahlakını reddederek hatta alaya alarak, yüzü Batı’ya dönük, Batıyla dost ve Batıya karşı sempati besleyen bir nesille karşı karşıyayız.

Kendine güvensiz, maziden habersiz, “biz yapamayız abi, bizden bir b.k olmaz abi” ezikliğini zihnine yerleştiren, Batı taklitçiliğiyle ileri, medeni, modern olunabileceğini zanneden bu nesille elbette ulvi bir gayesi olan, ideal bir amaca yönelik davası ve amacı olan bir gelecek inşa etmek, imkansız değil ama, gerçekten çok zor.

Cumhuriyet’ten bu yana evre evre devşirilen 4. nesil, artık paradigmaya uygun bir hale getirildi. Materyalist bir bakış açısıyla manevi değerlerin sürekli sorgulanmaya teşvik edilmesi, bize gerçek diye sunulan her şeyin sorgusuz sualsiz kabul edilmesini kolaylaştırdı. Düşüncelerimizi ve davranışlarımızı yönlendirmeyi başaranlar, yaratıcının bize lütfettiği aklı ve iradeyi devre dışına çıkardılar. Hayatımızın her safhasında bize, bizim düşüncelerimizden çok, başkalarının dikte ettiği fikirler empoze edildi, ön plana onlar çıkarıldı. Bu o kadar sinsi şekilde yapılıyor ki, biz yaptığımız her şeyi, kendi irademiz, kendi seçimimiz, kendi ihtiyacımız, kendi planımız, kendi arzumuz sanıyoruz.

Bugün 6 Ekim… Takvimlere ya da Medyaya bakarsanız İstanbul’un Kurtuluş Bayramı… O İstanbul ki, 1453’te Fatih Sultan Mehmed’in fethiyle İslâm toprağı olmuş, dünyanın en güzel, en önemli, şehirlerinden biri. Osmanlıya başkent olmuş bu muhteşem şehir, hâlâ emperyalist Batının hayalleri arasında. “Zulüm 1453’te başladı” sloganı onlara ait. Ama içimizde de bunu rahatlıkla söyleyebilen işbirlikçiler var. Çoğu bilerek, isteyerek onların ekmeğine yağ sürmeye çalışıyor.

Çanakkale’den bir türlü topraklarımıza sızamayan Haçlı zihniyeti, Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondros Mütarekesine dayanarak İngiliz’i, Fransız’ı, İtalya’nı, Yunan’ıyla  13 Kasım 1918’de fiilen İstanbul’u işgal etmiş, savaş gemilerini İstanbul boğazına demirlemiş, asker sayısını 100 binlere çıkararak, resmi daireleri basıp yönetimi tamamen ele geçirmiş.
Harbiye Nezaretini de kontrol altına aldıktan sonra sırasıyla Beşiktaş, Beyoğlu, Kasımpaşa ve Üsküdar gibi önemli belediyeleri de işgal etmiş, ardından Beyoğlu'nda bulunan Telgrafhane gibi stratejik iletişim noktalarını kontrol altına almış, son olarak Ayasofya’yı etrafı ağır silahlı müfrezelerle kuşatma altına alarak şehri tamamen düşürmüşken ne oldu da düşmanlar, 4 Ekim 2023’te tıpış tıpış ülkelerine döndüler?

Çoğunuzun dudaklarından “geldikleri gibi gittiler” cümlesi dökülecek biliyorum. Mustafa Kemal’in söylediği iddia edilen bu söz hepimizin zihnine nakşedildi. Öylesine inandık ki, “nasıl gittiler, niye gittiler?” gibi bir soru sormak bile aklımıza gelmedi.

Oysa böyle bir soru sormayı gerektiren o kadar çok sebep var ki… Şehri hakimiyeti altına almış bir düşman ittifakına karşı, bir ordumuz, bir askeri birliğimiz bile yok. Olanların elinden de silahı cephanesi alınmış. Kurtuluş adına atılmış tek bir kurşun yok ve düşman rivayete göre korkup kaçıp gitmiş… Gel de inan…

Düşman kuvvetleri 5 yıllık işgal döneminde maalesef söylendiği şekilde geldikleri gibi gitmediler. İstanbul halkının kendisine duyduğu saygıyı, onuru, haysiyeti çiğnemiş ve özellikle de tüm manevi iklimi yıkarak gitmişlerdi. 5 sene boyunca kent kimliksizleşmiş ve Osmanlı Devleti'nin namusu olmaktan çıkmıştı.

Lord Curzon'un Osmanlı ve Türk milleti hakkında beslediği kin, söylediği sözler ve yapmakla övündüğü konular, resmi tarihte yer almasa da kulaktan kulağa yayılmış bir gerçeği ifade ediyor. Bunu hamaset ve uydurma tarih olarak niteleyenler de var. Resmi kaynaklardan doğrulanmaması elbette şüphe uyandırabilir, doğruluğu konusunda tartışma yaratabilir.
Ancak sonuçlarına baktığımızda inanılması istenmeyen o söylentilerin fiilen hayata geçtiğini görebiliyoruz. Bugün Müslüman bir ülkenin vatandaşı olarak inancımızla, mazimizle, şanlı şerefli tarih yazan ecdadımızla, zaferlerimizle, hatta Türklüğümüzle göğsümüzü gere gere övünemiyorsak, kendimizi küçümseyerek asalak ezik bir milletmişiz gibi davranıyorsak, her şeyimizi Batıyı taklit ederek elde edeceğimizi sanıyorsak, birilerinin bizi etkilemediğini, yönlendirmediğini, gütmeye çalışmadığını, kısacası bağımsızlığımızı elimizden almaya çalışmadığını, bu sonucu sağlayacak tohumlar atmadığını nasıl söyleyebiliriz?

Yiyecek ekmek bulamayan insanların gayreti ve iman gücüyle kazanılan Kurtuluş Savaşımızın her şehirdeki zaferi olağanüstü destanlarla süslüdür. Olmayacak şeyleri olduran Rabbimizin yardımı her safhada görülür. İstanbul için hepimizin bildiği hikaye ise tek bir kurşun bile atılmadan düşmanın geldiği gibi gittiğinin bize empoze edilmesinden ibarettir.

Haber Görseli
GÜNÜN SORUSU :

Olanlara bakarsanız,
Aslında geldikleri gibi gitmediler

İstanbul'un Kurtuluş denince hepimizin aklında yer etmiş bir cümle var : İstanbul’da fiili işgal 13 Kasım 1918’de başlayınca aynı gün Mustafa Kemal Paşa, İstanbul Boğazı’ndaki düşman için yaveri Cevat Abbas Bey’e, “Geldikleri gibi giderler!” demiş. Aksini iddia etmiyoruz. Ancak bunun açıklanmaya muhtaç bir yönü var: Düşman 4 Ekim’de şehri tamamen terketmiş, iki gün sonra 6 Ekim’de Şükrü Naili (Gökberk) Paşa’nın komutasındaki 3. Kolordu’nun bomboş, düşmandan arınmış bir şehre girmesi de Kurtuluş Bayramı olarak ilan edilmiş.

Neden 4 Ekim değil de 6 Ekim? Neden Anadolu'nun her yöresinde düşmanla birebir çatışmalar yaşanırken, İstanbul gibi Osmanlıya payitahtlık yaşatmış çok önemli bir kent, hazır düşman tarafından elini kolunu sallayarak ele geçirilmişken, sonra da tek bir kurşun atılmadan terk edilmiş?

Beş yıllık işgal süresince düşmanın halka insanlık dışı neler yaptıklarını tek tek anlatmaya burada yerimiz yetmez. İnternetten rahatça ve kolayca öğrenebilirsiniz. Toplumda Neyzen Tevfik’e isnat edilen, ancak gerçekten ona ait olup olmadığı bilinmeyen, ama durumu çok güzel özetleyen ve artık bir özdeyiş haline gelmiş bir söz var:


“Geldikleri gibi gitmediler,
Kimi itini bıraktı, kimi bitini,
Kimi de p.çini bıraktı gitti.
Yoksa bu kadar şerefsizin
Bizden çıkması mümkün değildi.”


Evet, içimizdeki düşmanlara çok güzel bir atıf yapan bu sözlerden sonra “vur patlasın, çal oynasın” bir konser, oyun eğlence ve içkilerle kutlanacak bir “İstanbul’un Kurtuluş Bayramı”yla sizi baş başa bırakıyoruz.
Düşünmek de hakkınız, hiç düşünmeden ortama ayak uydurmak da… karar sizin…

Haber Görseli
İkiyüzlülük

Teknofest Haberleri
neden bazı medyada yer almıyor?

En büyük problemimiz particilik ve ideolojik anlaşmazlıklar yüzünden ülkemizin, devletimizin, milletimizin lehine olan haberleri ve gelişmeleri, sırf hükümetin olumlu hanesine yazılacak diye taraflı medya organlarının yazmaması, yayınlamaması... Teknofest gibi muhteşem proje de bu şekild eveto yemiş konulardan biri. Çünkü Selçuk Batraktar'a iş yapan, idealist bir Türk vatandaşı gözüyle değil, Erdoğan'ın damadı penceresinden bakılıyor.

 

Geçtiğimiz günlerde Urfa'da düzenlenen Teknofest de bu şekilde candaş basında yeterince yer almadı. Hâlâ o cphede İHA'lara dron gözüyle bakanlar var. Bunlar, sayıları milyonu bulam gençlerin heveslerini ve heyecanlarını da görmezden geliyorlar. Sözü daha fazla uzatmadan bu Teknofestten geriye kalan iki müzik parçasıyla ilgili Ahmet Hakan'ın Hürriye'te yer alan bir yazısını iktibas etmek istiyorum :

 

ŞANLIURFA TEKNOFEST’İN İKİ TÜRKÜSÜ

 

TÜRKÜ BİR... BİZ YAPTIK BİZ YAPTIK

 

Genç kızların halay eşliğinde söyledikleri türkü. Önce yerli savunma sanayisinin ürünlerinin isimleri söyleniyor, ardından “Biz yaptık, biz yaptık” dizesi geliyor. Yazınca olmuyor. Bulup buluşturun ve mutlaka dinleyin. İçinden çıkamıyorsunuz halayın da türkünün de. Tek kusuru şu: Dilinize takılıyor. Durup dururken “Biz yaptık, biz yaptık” diye melodik melodik takılıyorsunuz.

 

TÜRKÜ İKİ... LORKE LORKE LORKE SELÇUKO LORKE

 

Cumhur isimli bir fenomen var, matrak işler yapıyor... Cumhur, bu sefer de Selçuk Bayraktar’la ilgili yaptığı Kürtçe türküyle gündemde. “Lorke” var ya... Hepimizin bildiği “Lorke”. İşte onu uyarlamış Selçuk Bayraktar’a Cumhur... Lorke’den Kürtçe bir Selçuko türküsü çıkarmış. Kürtçe sözlerin çevirisine baktım: Mantığı / heyecanı / vurgusu gayet yerinde. Tek kusuru şu: Kadim Lorke’yi unutturuyor, yerine Selçuko’yu getiriyor.

 

Bunlar kötü şeyler mi, insanların bilmemesi gereken şeyler mi?

 

Ülkede yapılan yanlışları aktarmak başka, doğru ve güzel şeyleri saklamak ise çok daha başka...

 

Akıl ve iz'an sahiplerini bu konuları irdelemeye çağırıyoruz.

 

Bir Yorum Bırakın


Yorumlar